Zâriyât Suresi
الذاريات
7–30. ayetler gösteriliyor.
إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ ٨
inneküm lefî ḳavlim muḫtelif.
Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.
قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ ١٠
ḳutile-lḫarrâṣûn.
Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ ١١
elleẕîne hüm fî gamratin sâhûn.
Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.
يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ ١٢
yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn.
Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ ١٣
yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn.
O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.
ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَـٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ ١٤
ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn.
Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ ١٥
inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn.
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ ١٦
âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn.
↑ Bu ayet, yukarıdaki ayetle birlikte çevrilmiştir.
كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ١٧
kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.
Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ١٨
vebil'esḥâri hüm yestagfirûn.
Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ ١٩
vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm.
Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.
وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَـٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ ٢٠
vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn.
Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ ٢١
vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn.
↑ Bu ayet, yukarıdaki ayetle birlikte çevrilmiştir.
وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ٢٢
vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn.
Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ ٢٣
feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn.
Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ ٢٤
hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn.
Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا ۖ قَالَ سَلَـٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ ٢٥
iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn.
Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ ٢٦
ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn.
İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.
فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ ٢٧
feḳarrabehû ileyhim ḳâle elâ te'külûn.
Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ ٢٨
feevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf. vebeşşerûhü bigulâmin `alîm.
Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ ٢٩
feaḳbeleti-mraetühû fî ṣarratin feṣakket vechehâ veḳâlet `acûzün `aḳîm.
Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.
قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ ٣٠
ḳâlû keẕâliki ḳâle rabbük. innehû hüve-lḥakîmü-l`alîm.
Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.