وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ وَٱلْجِبِلَّةَ ٱلْأَوَّلِينَ ١٨٤
vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn.
"O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."
الشعراء
184–206. ayetler gösteriliyor.
وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ وَٱلْجِبِلَّةَ ٱلْأَوَّلِينَ ١٨٤
vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn.
"O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."
قَالُوٓا۟ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلْمُسَحَّرِينَ ١٨٥
ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.
Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin."
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلْكَـٰذِبِينَ ١٨٦
vemâ ente illâ beşer miŝlünâ vein neżunnüke lemine-lkâẕibîn.
"Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz."
فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ ١٨٧
feesḳiṭ `aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
"Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."
قَالَ رَبِّىٓ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ١٨٨
ḳâle rabbî a`lemü bimâ ta`melûn.
Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ ٱلظُّلَّةِ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ١٨٩
fekeẕẕebûhü feeḫaẕehüm `aẕâbü yevmi-żżulleh. innehû kâne `aẕâbe yevmin `ażîm.
Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٩٠
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٩١
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ ١٩٢
veinnehû letenzîlü rabbi-l`âlemîn.
Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلْأَمِينُ ١٩٣
nezele bihi-rrûḥu-l'emîn.
(Resulüm!) Onu Rûhu'lemin (Cebrail) indirdi;
عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلْمُنذِرِينَ ١٩٤
`alâ ḳalbike litekûne mine-lmünẕirîn.
Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;
بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ مُّبِينٍ ١٩٥
bilisânin `arabiyyim mübîn.
Açık parlak bir Arapça lisan ile.
وَإِنَّهُۥ لَفِى زُبُرِ ٱلْأَوَّلِينَ ١٩٦
veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn.
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.
أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ ءَايَةً أَن يَعْلَمَهُۥ عُلَمَـٰٓؤُا۟ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ١٩٧
evelem yekül lehüm âyeten ey ya`lemehû `ulemâü benî isrâîl.
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?
وَلَوْ نَزَّلْنَـٰهُ عَلَىٰ بَعْضِ ٱلْأَعْجَمِينَ ١٩٨
velev nezzelnâhü `alâ ba`ḍi-l'a`cemîn.
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.
فَقَرَأَهُۥ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ مُؤْمِنِينَ ١٩٩
feḳara'ehû `aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn.
↑ Bu ayet, yukarıdaki ayetle birlikte çevrilmiştir.
كَذَٰلِكَ سَلَكْنَـٰهُ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ ٢٠٠
keẕâlike seleknâhü fî ḳulûbi-lmücrimîn.
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُا۟ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ ٢٠١
lâ yü'minûne bihî ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.
↑ Bu ayet, yukarıdaki ayetle birlikte çevrilmiştir.
فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٢٠٢
feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.
İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.
فَيَقُولُوا۟ هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ ٢٠٣
feyeḳûlû hel naḥnü münżarûn.
O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?... diyeceklerdir.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ٢٠٤
efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.
(Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.
أَفَرَءَيْتَ إِن مَّتَّعْنَـٰهُمْ سِنِينَ ٢٠٥
eferaeyte im metta`nâhüm sinîn.
Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُوا۟ يُوعَدُونَ ٢٠٦
ŝümme câehüm mâ kânû yû`adûn.
Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,